Anadolu Türklüğü tarihinin en karanlık günlerini yaşıyor... Ülkücüler uyuşturulmuş, ülkücüler ölü evlerinin ağıtçı kadınları gibi “ah, vah”larla diz dövüyorlar sadece.. Türk Milleti’nin ise “Bre ülkücüler, bre MHP’liler, ne umutlarımız vardı sizin için, hepinizi çelik leventler sanıyorduk, mantar çıktınız bre, mantar!..” sözleri çınlıyor kulaklarımızda...
MİLLETİN MHP’YE İTİMAT DUYGUSU
18 Nisan 1999’a kadar Ülkücü Hareket’in Türk Milleti nezdinde özel bir kredisi vardı... Bu özel kredi daha yetmişli yıllarda bile %20 oy potansiyeline işaret ediyordu. Ediyordu ama niye oya dönüşmemişti?.. Dönüşmemişti çünkü “MHP’ye evladımı verdim ama oyumu veremiyorum çünkü boşa gitmesinden korkuyorum!”du bunun sebebi... Boşa gitmenin ne anlama geldiğini bilmek için 70’li yılların “Kara Oğlan” rüzgarını ve bunun melanetlerini görmek ve yaşamak gerekir.
Türk Milleti MHP’ye oyunu vermediği dönemlerde bile MHP’ye sonsuz bir güven ve engin bir muhabbet beslemiştir... Türkiye’de solun beceriksizliği, militarist şirreti, İslam’a karşı soğuk ve hatta “laiklik” kisvesi altında “Haçlı” tavırlarını bu millletin halis sağduyusu doğru etüd etmiş sola karşı cepheyi küçültmemek için “evladını verdiği MHP’ye” oyunu verememiştir.
Hatta Türk Milleti, milli ve manevi değerlerin şiddetli saldırılara maruz kaldığı dönemlerde “Bak! Kafamı bozma, oylarımızı MHP’de toplayıp hepinizin tozunu atarız!” gibi şer odaklarına karşı MHP’yi bir tehdit unsuru olarak kullanmıştır... Tabi bu davranışın altında MHP’ye karşı engin bir itimat duygusu yatmaktaydı.
KALPTEN KALBE GİDEN YOLLAR
Ne yollardı o yollar ama... Kars’taki bir ülkücü Trabzonda bir ülküdaşıyla karşılaşsa sevgiyle kucaklarlardı birbirini. Ne özge duyguydu ülküdaşlık, ne özge duyguydu gönüldaşlık!.. Bakışlarımızdan, gözlerimizin ışıklarından anlardık kim olduğumuzu. 1976’da atandığım Adıyaman Besni Öğretmen Lisesi’ne gidiyordum... Bindiğim bir otobüste kara yağız delikanlı her fırsatta projektör gibi otobüsü tarıyordu. Biliyordum canı sıkılmıştı, bir ülkdaş arıyordu konuşmak için... Neden sonra geldi yanıma oturdu:
-Siz ülküdaşımız olmalısınız mutlaka, dedi.
Nedense tedbirim tuttu o an -belki de ilk defa Güneydoğuya gidiyor olmamdandı- “Hayir değilim” deyiverdim birden. Biraz daha konuştuktan sonra bana sondaj yapan bir solcu militan olmadığını anladim ve kendimi tanıtıp sarıldık birbirimize.
İlk Güneydoğu seyahatim için bindiğim otobüste tesadüfen taniştiğimiz bu kara yağız delikanlı Adıyaman Ülkü Ocakları başkanı Remzi Aslangöz’dü... Bu tanışmamdan bir yıl sonra Adıyaman’da iki ülküdaşı ile beraber şehitlik mertebesine erdi ve salını omuzlamak acısını yaşamıştım.
Gücümüz ve birlikteliğimiz kalpten kalbe giden yollardan geçiyordu; aynı anda aynı şeylere sevinmek ve aynı şeylere üzülmek... Tunceli Öğretmen Lisesi’nde başkaldıran bozkurtların sevincini Balıkesir’de yaşamak, Adapazında sürgün bir öğretmenin göç hüznünü yüreğinizde duymak, İmamoğlu’nun cenazesinde tek yumruk olmak... Vücudun kılçal damarları ne işi yapıyorsa kalbi yollarımız da aynı fonksiyonu görüyordu. Onun için zindeydi bedenimiz, onun için dinamiktik.
Şimdi ayaklarımız şiş,belimizde kulunç var; değil koşmak yürümekte bile zorlaniyoruz, çünkü kılcal damarlarımız tıkalı, kalpten kalbe giden yollarımız kapalı.
OCAK İDEALİZMİ ve MUTLULUK
Partililerimizin “bindirme kıtaları” yoktu, hatta partililer attıkları her adımda “Ocak idealizmi”ni hesap ederlerdi... “Kalbi yollarımızın açık olduğu yıllarda ülkücülük mutluluğunu kollektif olarak yaşardık . Ülkücülüğümüz büyük bir kitleye tutunma acizliği değildi, kalbi yollardan beyne giden yüce bir şuurdu.
Ülkücüler için ne güzeldi o günler bre!.. Dört Otobüs dolusu vekilimiz yoktu, hepsini toplasan bir taksinin arka koltuğuna sığar, ön koltuk da boş kalırdı. Anlı şanlı makamlarımız, kırmızı plakalarımız, para babalarımız yoktu... Amma bir ülkü erlerimiz vardı gardaşım, yürekleri volkan gibi yanardı ülkü ateşiyle... Omuzu düşük “Reis”lerimiz yoktu, hilesiz hurdasız, ideal eri “başkanlar”ımız vardı, ocak mensubu gardaşlarını nasıl şefkatle basarlardı bağırlarına?.. Ocaklarımızda her yıl kongrelerimiz yapılır, başkanlarımızı parti merkezi -yani Başbuğ bile- atamaz ve ülkücü gençlik kendisi seçerdi... Beceremeyen görev süresi dolmadan gönderilir, beceren de kazık çakmazdı teşkilata... Yaş ortalamaları da şimdiki gibi kırkı bırak, otuzbeşi geç, otuzu da atla, yirmibeşi geçmezdi bre!..
Cepte paramız da ne kadar azdı... Birinci sigarası olan paketi masaya atar ardından biraz nazlanarak beyaz Maltepe çıkardı . Üç vekille iki bakanlık almıştık anasına satayım, dünyalar bizimdi ve mutluluğun en güzel ışıkları gözlerimizde parlardı... Hele Muharrem Başkan gazete manşetlerinde “Bizim istihbarat teşkilatımız devletinkinden daha güçlüdür” diyorsa yak bir Birinci daha!..
Kazara 128 vekilimiz olsaydı Başbakanlık zaten bizimdi, Meclis Başkanlığı çantada keklik, Çankaya namlunun ucundaki turnaydı... Paramız yoktu, anlı şanlı makamlarımız, kırmızı plakalarımız yoktu ama “ülkücü” olarak bükülmez bileğimiz, yıkılmaz onurumuz vardı bre!... Başımız ne kadar dikti çünkü milletimizin güvenini kazanmıştık, yumruğumuz ne kadar sertti çünkü kirli hiçbir işimiz, alaveremiz dalaveremiz, kasetlerimiz yoktu; işte bunun için korkusuz, işte bunun için başarılıydık!..
***
Ve gün döndü devran değişti...
Bir yel esti bağrımıza gardaşım; gün yeli mi desem, sam yeli mi desem, ne desem!..
“Kimileri kaybettiği oylarına, kimileri kırmızı plakalarına, kimileri bürokrasi deki makamlarına, kimileri Meclis’teki koltuklarına yanıyor ah - mak - ça... “
Bunların hiçbirisi vallahi de umurumda değil!.. Ah benim neler kaybettiğimi bir bilseler, bir anlatabilsem onlara, ülkücüden ülkücüye giden bir yol vardı kalplerimizde ne oldu?..Ocak idealizmi ne oldu?.. Bu idealizmin verdiği mutluluk ne oldu?..
Milletimin huzuruna “sözüne güvenilir ülkü erleri” olarak çıktığımız günler de geride kaldı... Üzerimize çevrilen gözlerde “Vallahi sıtkımı sıyırdım senden” mısralarını okuyoruz... Anadolu Türklüğü tarihinin en karanlık günlerini yaşıyor... Ülkücüler uyuşturulmuş, ülkücüler ölü evlerinin ağıtçı kadınları gibi “ah, vah”larla diz dövüyorlar sadece.. Türk Milleti’nin ise “Bre ülkücüler, bre MHP’liler, ne umutlarımız vardı sizin için, hepinizi çelik leventler sanıyorduk, mantar çıktınız bre, mantar!..” sözleri çınlıyor kulaklarımızda...
Makamlarınızı, mevkilerinizi,"Beyaz Şato"nuzu, plakalarınızı, paralarınızı, oy sandıklarınızı alın başınıza çalın!..
Hepinizden davacıyım!..
Bana tertemiz ideallerimi geri verin bre, namerde boyun eğmeyen dik başımı geri verin, sütten ak alnımı geri verin, “sözüne güvenilir” imajımı geri verin, cebimde beş parasız Birinci paketi ile ocaklarda yaşadığım mutluluğu geri verin, şehit ülküdaşlarımın kanlarını geri verin, kara zindanlarda harcanmış gencecik yıllarımı geri verin, kaybettirdiğiniz ülküdaş sevgisini geri verin, kalpten kalbe giden yollarımı geri verin, ocak idealizmimi geri verin!..
Alper Aksoy