70 li yıllarda hain sıfatı yoktu lugatimizde. Öz gardaştan öte özge bir duygu idi ülküdaşlık. Kutlu bir hedefe yürüyen, ölümün sıcak nefesini kan ve barut kokan bulvarlarda beraber hissedenlerin tek yürek, tek yumruk olma mecburiyeti mi doğurmuştu o yakınlaşmayı?..
70’li yıllarda “hain” sıfatı yoktu lugatimizde. Öz gardaştan öte özge bir duygu idi ülküdaşlık. Kutlu bir hedefe yürüyen, ölümün sıcak nefesini kan ve barut kokan bulvarlarda beraber hissedenlerin tek yürek, tek yumruk olma mecburiyeti mi doğurmuştu o yakınlaşmayı?.. Sanırım öyle... Ne zamanki 12 Eylül ihtilali oldu yaşadığımız o tatlı serap da bitiverdi...Bazı kalemşörlerde söyle yazıyor: “Yok bre!.. Bizim ülküdaşlığımızı Kenan Evren bozdu”... Yani Kenan Evren bir ilah, bizde bu bozulmanın alt zemini hiç mi hiç yok?
12 Eylülün getirdiği yeni ortam sokaklardaki tehlikeyi bertaraf edince ülkücüler de normal yaşantılarına döndüler... Artık olağanüstü şartların olağan üstü yakınlaştırması da normalleşiyordu. Rahmetli Başbuğun ve teşkilat önderlerinin tutuklanması dışarıda yeni bir hiyerarşik yapıyı gerekli kılmıştı... Başbuğ bu yetkiyi Ali Güngöre verdi... “Niye bana değil de Ali Güngör’e yetki verildi?” İşte bu homurtular Ülkücü Harekette “hain”lik sürecini başlatan ilk kıvılcımlar oldu... Mayaş bünyesindeki Devlet Bahçeli, İsmet Büyükataman ve Taha Akyol, Ali Güngör’ün önderliğinde “hain” değilse bile “hainimsi” anlamında sözler önce kapalı kapılar ardında teleffuz edilmeye başlanmıştı... Daha sonra “hainimsi” anlamındaki sözler kuluçka dönemini tamamlayıp kabuğunu çatlatmaya başlıyordu...1980’li yılların ilk çeyreğinde kabuğunu çatlatan yavru hortlağımız keskin dişleri, sivri tırnakları ile yumurtadan çıkıyor, daha sonra “o bu işi yapamaz, ben daha iyi yaparım, ben, ben ben...” söylemleri ile besleniyor, gelişiyordu.
Ülkücü Hareket’in onlarca hain türü vardır. Hepsini anlatmaya kalkarsak yandı gülüm keten helvası... Biz genel karakteristiği bakımından bunları, üç gurupta topladık:
1. “Dava Hainleri”:
Hain türünün en tehlikelisi bunlardır. “Öz-Ülkücüler” dava hainleri ile tek tek rastlaşırlarsa onları iki kaşının ortasından vurmayı bile hayal ederler... Dava hainlerinin ilk örneği ve en meşhuru Devlet Bahçeli’dir... Bir söylentiye göre o zamanki Başbuğ vekili Muharrem Şemseğin talimatı ile (özel görüşmelerimizde sayın Şemsek hayır bu olayda dahlim yok demiştir ), Mayaş cenahının iddialarına göre de Mevki Hastanesinden gelen talimatla sayın Bahçeli “davasına hizmet aşkıyla tutuşan” bir gurup ülkücü tarafından törelenmiştir. Bu satırların yazarı da o zamanlar bu olayın ülkücü hareketi yanlış bir kulvara sürüklediğini ifade etmek yürekliliğini gösterenler arasındadır.
Dava hainlerinin gümüş madalyalı ismide rahmetli Galip Ağabeydir... “Galip Erdem Bey’e aman ha dikkat edin, kendisi MİT’dendir” sözleri fısıltı gazetesi ile dilden dile reyting rekorları kırmıştır... Yalnız şu da var ki Galip Ağabey sayın Bahçeli’den biraz daha şanslı idi, çünkü O “hainlik” döneminde yalnız değildi... Hainlik damgasını o kadar çok kişi yemişti ki her taraf “hain” kaynıyordu.
Bir gün Rahmetli Galip Ağabeyin Bahçelievlerdeki evinde oturuyorduk. Şu sözleri daha dün gibi kulaklarımdadır:
-”Ne olacak bizim halimiz Alper? Hainler olarak o kadar çoğaldık ki öz-ülkücüler azınlığa düştü neredeyse”.
- “Bırak çoğalalım ağabey yalnız olmak iyi değil” dedim ben de.
- “Yooo” dedi, “bir bünye bu kadar hain üretiyorsa orada yanlış olan bir şeyler vardır. Onu önce teşhis edip sonra tedavi etmek gerekir.
Galip Ağabeyin işaret ettiği teşhis ve tedavi ülkücülerin ilgi sahasına hiçbir zaman girmedi... Bu hainlik komedisi giderek seyir zevkini arttırıyordu. Muharrem Şemsek öz-ülkücü iken MÇP’nin MHP ye dönüşme dönemi sonrasında birdenbire “hainlik” şerbetini içiverdi... Ülkücü Hareketin altın madalyalı “hain”i Devlet Bahçeli daha sonraki yıllarda MHP Genel Başkanı oluverdi, Sadi Somuncuoğlu, Mehmet Doğan, Cengiz Gökçek, Kemal Zeybek, Nevzat Kösoğlu siyasi hainler listemizin en karizmatik isimleriydi... Ama Avrupa’daki ülkücülerin favorilerileri Ramiz Ongun, Musa Serdar Çelebi ve Ali Batmandı... Hainlik bahsi açıldığında en belagatlı lafları kim ediyorsa “en bilgili, en kültürlü, en sadık” ülkücü oluyordu... Kitap okuma işi çoktan bitmişti, Erol Güngörün, Cemil Meriçin, Emine Işınsu’nun kitapları satmaz olunca yayıncıları da gümlemişti... Suat Başaran bu verimli ortamı ranta dönüştürmek için “Yaşasın Fitne” diye bir kitap bile çıkardı. Ama sonuç olarak kitaptı işte!.. O yüzden ilgi görmedi sanırım... Nihat Hatipoğlunu örnek alıp “Fitne Konferansları” vermeyi akıl etseydi, “hiç kimsenin bilmediği en yeni hainleri ben açıklıyorum, 1 saatim 2000 $” reklam spotuyla çıksaydı Başaran kesinlikle dolar milyoneri olurdu...
Ve 90 lı yılların başında Ülkücü Hareket tarihinin en büyük “dava haini” beyaz atıyla milyonları selamlıyordu: “En büyük benim: Muhsin Yazıcıoğlu...” Ortalıkta “Yaşa varol..!”, “Yuuuhhh..!” sesleri mahşeri bir gümbürtü oluşturmuştu, yer gök yıkılıyordu adeta... Rahmetli Yazıcıoğlu hain üretme merakımızın muhteşem bir muradı idi ...”Yazıcıoğlu ihaneti”ne en çok sevinenler BBP gönüldaşları değildi, çünkü onların kalbi buruktu,onlar bu ayrılığın hüznünü yaşıyorlardı ve hepside samimi ülkücülerdi... En çok sevinenler MHP’de kalan arkadaşları ve tezvirat kültürünün müridleriydi... Ülkücü teşkilatlar bu müridlerin dergahı idi adeta... Fikri konularda nanay olanlarımız üç beş dinleyici buldu mu hemen Yazıcıoğlu bahsini açıyor durumdan vazife çıkartma uyanıklığı ile Yazıcıoğlunun derisini yüzüp tuzluyordu. Hakkın rahmetine kavuşuncaya kadar Yazıcıoğlu “dava hainliği” tahtını kimseye bırakmadı...
Ülkücü Hareketin altın madalyalı haini Devlet Bahçeli, Ozan Arifi hain ilan edince küçük dilimizi yutacaktık neredeyse... Ozan Arif hainlik ufkumuza bir güneş gibi doğdu, şavkı gözlerimizi kamaştırıyordu... Hainlik geleneğimiz Ozan Arifle aşama kaydediyor daha önceden sözlü kültürün banko konusu şimdi teknolojik bir devrim geçirip kasetlere giriyor, televizyon ekranlarına çıkıyordu... Komünizmin çöküşünden sonra özellikle Avrupa’da eylemsizlikten hamlayan ülkücüler “Ozan Arif gecesi basma” isimli yeni bir eylem türü icad ediyorlardı.
Ozan Arif bir ara Rahmetli Yazıcıoğlu’nun tahtını bile sallamaya başlamıştı. Ama Muhsin başkanın komitacılık yeteneği müthişti.. Geride kaldığını hissettiği zamanlarda müthiş deparlar atıp öne geçmeyi biliyordu. Talihsiz helikopter kazasından sonra hainlik tahtı Ozan Arife kaldı. Allah Arif’in salatanatını uzun eyleye...Yoksa şu fikirsiz ortamda konu kabızlığına düşeriz.
Tabi bu arada Tuğrul Türkeş’in ATP’yi kurarak “hain” ligimize girmeyi başardı ama antreman yetersizliğinden yeterli performansı gösteremeyip küme düştü, sonra da “öz-ülkücü”lüğe dönüş yaptı. Azmi Karamahmutoğlu MHP kongrelerinin eli megafonlu “öz-ülkücüsü” iken birden “hain”ler safına geçti. Ramiz Ongun iki kongrede genel başkan adayı olarak şöhretini her zaman korudu. Ümit Özdağ sonuçsuz bir atak yaptı ama “sıradan hain”likten öte geçemedi.
2. Parti Hainleri
Ülkücüler lider karakterli insanlardır, en sünepelerinde bile kalabalıkları arkasından sürükleme yeteneği vardır. Onların bu özelliği 1983 seçimleri öncesinde kurulan ANAP, MDP ve Doğru Yol’un ilgisini çekmiş ülkücü isimlere kanca atma modası ortya çıkmıştır. Bu ilgi beraberinde ülkücü harekette yeni bir hain türünü ortaya çıkardı: “Parti hainleri”... 1983 yılına kadar hiçbir ülkücü MHP dışında hiçbir partinin bayrağını sallamamışken 6 Kasım 1983 seçimleri “Ballı kurtların”, “Nallı kurtların” gövde gösterilerine sahit oluyordu...
Parti Hainlerimizin en şöhretli isimleri rahmetli Ayvaz Gökdemir, rahmetli Mustafa Taşar, Namık Kemal Zeybek, Yaşar Okuyan, Sadi Somuncuoğlu, Agah Oktay Güner’dir... Diğer partilerin il ve ilçe teşkilat ı, belediye başkanı ve adaylarına baktığımızda yüzbini aşan korkunç bir rakam çıkar karşımıza.
“Genel Merkez Ülkücüleri”miz ülkücü kitleyi terketmeyen “dava hainleri”mizi iki kaşının ortasından vurmayı hayal ederken “parti hainlerimize” kurnazca bir hoşgörü gösterirler, “neme gerek, bir gün işim düşebilir” hesabıdır bu. Parti hainlerimiz yukarıda Allah var, kapılarını çalan her ülkücünün işini yapmışlardır... Bunun sebebi de vicdanı sorumluluklarını hafifletmektir...2000 li yılların MHP milletvekilleri ülkücüleri yerdeki karıncalar gibi görüp terslemelerini işe almamalarını dikkate alırsanız ANAP’ın, AKP’nin, Doğru Yol’un “parti haini” milletvekillerinin ülkücü bireylere hizmeti çok daha fazladır...
“Dava hainleri” nasıl dönem dönem saf değiştiriyorlarsa parti hainleri saf değiştirirler... Hatta MHP ye geldiklerinde öyle ülkücülerin zannettiği gibi “çaycılık”tan başlamazlar, ya kontenjandan vekil olurlar, ya başkanlık divanı üyesi, ya da gurup başkan vekili... Genel Merkez ülkücüleri zaten balık hafızalıdır... Bir yıl önce yuhaladıkları isimler herhangi bir kurultaya gelip salona bozkurt işareti yaparak girerse hemen aynı saniye “Bozkurt Yaşar yuvaya” diye bağırırlar...
3. Eleştiri Hainleri
İslamda olmadığı halde İslamda varmış gibi uydurulup anlatılan hikaye ve rivayetlere hurafe denilir... Dinde hurafeler olur da ideolojide olmaz mı? Lider Teşkilat Doktrin de Ülkücü Hareketin en meşhur hurafelerinden biridir. Rahmetli başbuğun, Galip Erdemin, Erol Güngörün veya ülkücü hareketin ciddiye alınır herhangi bir fikir adamında “Lider Teşkilat Doktrin eleştirilmez” anlamında veya bunu ima eden sözlü veya yazılı bir ifade kesinlikle yoktur... Bu umde Ülkücü Hareketin aydın kesiminde değil bilgisiz ve lümpen kesimlerinde ayrık otu gibi yayılmış ve adeta düşünceyi boğan bir hayalete dönüşmüştür... Bu hurafeye iman eden birçok gönüldaşın bu cümlelerden rahatsız olacağının da farkındayım ama ülkücülerin fikir kabızlığından kurtulması için bu ayrık otunun düşünce bahçemizden de temizlenmesi gerekir.
Bizim ayrık otu diye isimlendirdiğimiz “Lider Teşkilat Doktrin eleştirilmez” umdesine iman eden arkadaşlarımız ise bun ülkücü hareketin olmazsa olmazları arasında görmektedirler. Hatta daha lümpen kesimlerde “liderimin yanlışı benim doğrumdan üstündür” saçmalıklarına bile rastlayabilirsiniz. “Milliyetçi Çizgi” gazetesini çıkartarak Başbuğ’a eleştiri geleneğinin yazılı medyasını oluşturan sayın Bahçeli de “Lider Teşkilat Doktrin eleştirilmez” ilkesine “istemem” bile demeden “yan cebime koy” kurnazlığını göstermektedir...
İmam böyle yaparsa cemaat ne yapar. Onlar da ellerinde projektörle “hain avına” çıkarlar. Üçüncü gurup hainlerimizin en önemli hainlik gerekçesi “yıkıcı eleştiri” yapmış olmalarıdır. Eleştiriyi “yapıcı”, “yıkıcı” diye sınıflandırmak eleştiriye yasak getirmenin kurnazca yoludur. Kimse bu “eleştiri avcıları”na “eleştiri olmazsa hareket fikir kabızlığına düşer ideolojiyi çağın şartlarına göre yenilemenin, geliştirmenin yolu eleştiridir” gibi sözlerle beyhude nefes tüketmesin, bu işin gerisinde piramidin tepe noktası vardır. Orada kendine güvensizlik korkusu “eleştiri yasssaaah” imaları ile safdil bozkır gençlerini ajite etmektedir.
Şimdi gelelim “yıkıcı eleştiri”
hainlerimize... “Ülküsüz Ülkücüler” kavramını lügatimize kazandıran Alper Aksoy, “Gevaş Koyunları” söylemi ile Özcan Yeniçeri, “oyarım ve de koyarım” yazıları ile Abdurrahim Karakoç, İsrafil Kumbasarından, Yavuz Selim Demirağına kadar cümbür cemaat Yeni Çağ yazarları, internet sitesi gazimiz Recep Küçükizsiz, “Ben adam sanmıştım” kaseti ile Ozan Arif, “Bu kutlu sevdaya layık mıyız biz?” diye haykıran Ahmet Yılmaz, “Bize ideoloji salağı diyenlerden hesap soracağız” diyen Yusufiyeli Ülkücüler Teşkilatı Genel Başkanı Ahmet Yılmaz, “MHP Ülkücüleşmelidir” diyen Ümit Özdağ, “Bizim MHP liliğimizden şüphe edenler analarının nikahına baksınlar” konuşmasından sonra Hak’kın rahmetine kavuşan Paşa Tambay ve internet sitelerine yazanları da hesaba dahil ederseniz alın size onbinlerce isim.... Tabii bu arada “kölenin hayali kendi kölesi olmasıdır” söylemleri ile Alişan Satılmış, “MHP yönetimi ülkücülere bırakılmayacak kadar önemli bir partidir” söylemleri ile bombacı Suat Başaran, İsmail Türk hainler liginde yıldızı parlayan yeni isimlerimizdir.
Yurdum ülkücülerinin dava hainleri, parti hainleri, eleştiri hainleri sizler iyi ki varsınız!.. Ya olmasaydınız ne olurdu bizim halimiz?.. Durumdan vazife çıkarmakta hayli zorlanırdık değil mi?
***
Bu satırların yazarı da elhamdülillah “hain”dir.
“Hain” olmak aslında kötü bir şey değildir.
Hayatının herhangi bir döneminde “hain” ilan edilmemiş bir ülkücü kesinlikle “OT”tur, her devrin adamıdır, gelene ağam, gidene paşam der...”Hain”lik nefsi çıkarları geri plana itip dava endeksli düşünmenin ve ülkücü tavır koymadın adıdır... Sayın Bahçeli “hain”lik sırasını benden yıllar önce savdı, ben biraz geciktim. Ne var bunda yani?.. İstese idim şak-şakçı yazar olurdum, hem de şimdikilerden yüz kat daha iyi yapardım bu işi. Kalemimle kalabalıkları buğday başakları gibi dalgandırırdım ama ben zoru seçtim, Yusuf İmamoğlunun, Süleyman Özmen’in, Dursun Önkuzu’nun ve Başbuğun bizlere bıraktığı emanete sahip çıkma yolunu seçtim. Kimseyle miras davam yok, kan davam da yok, siyasi ikbal peşinde de değilim, ihale peşinde de... Bu böyle biline...
***
“Hainler” ya da “öz-ülkücüler” yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz bu rezil tiyatronun aktörleriyiz...Piramidin tepesinde oturanlardan, bir site forumunda eleştiri yapan körpecik ülkücülere kadar bizler bedenlerimizi terkeden ülkücü ruhu yeniden aramalıyız. Öz gardaştan öte özge bir duygu olan ülküdaşlık bağlarını yeniden kurmalıyız. Aksi takdirde Ülkücü Hareketi tarih çöplüğünde bulacaksınız !..
Alper AKSOY