Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır! Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.

Anasayfanız Yapın

Favorinize Ekleyin

Sitenize Son Dakika Haber Ekleyin İletişim Künyemiz Yeni Üyelik İçin

  ANA MENÜ

> Ana Sayfa
> Anketler
> Dost Siteler
> Haber Arşivi
> İletişim
> Hesabınız
> Künye
> Yusufiyeli Kimdir?
> İlkemiz
> Ziyaretçi Defteri
> Dosyalar
> Ansiklopedi
> S.S.S.
> İçerik
> İncelemeler
> Site Haritası
> Tüzük
> Basında Biz
> Yazar Arşivi
> Videolar
> Şehitlerimiz

  YAZARLAR

¬ Sedat GENÇKAN
  TÜRK LÜĞÜ, TÜRK OLMAYI SAVUNABİLMEKTEN YORULDUK.
¬ Abdullah AYATA
  SÖZDE ERMENİ SOYKIRIM ENDÜSTRİSİ
¬ Öksüz ATA
  Gündemdeki konular...
¬ Bekir AKOĞUL
  VATAN BİR BÜTÜNDÜR

  H.NİHAL ATSIZ

> Hayatı
> Mücadelesi
> Kitapları

  LİNKLER

> Yusufiye
> Milliyetçiler
> Yeni Hafta
> Türk Ocak
> Yalnız Kurt
> Ülkücü Şehitler
Haberi Yazdır 11 Punto  14 Punto  16 Punto  18 Punto

 ÜLKÜCÜLER, SİYASET ve RİYAKARLIK

GENEL Genel

Tarih: 20.08.2011 Saat: 17:10 Gönderen: sezer



Ülkücü Hareket’te son yıllarda her zamankinden daha sık tekrar edilen sözlerden biri de “Her doğru her yerde söylenmez”dir. Bu sözleri her duyuşumda Rahmetli Şehidimiz Remzi Aslangöz’le tanışma ortamı ve şartları aklıma gelir... O vahim şartlarda bile ülkücülüğümüz sorulduğunda “Evet” diyebilen bizlere ne oldu da uyutma politikalarının, “susturma” tezgahına düşüyoruz... - Zamanı var bekle - Sabır her şeyin ilacıdır.

Yıl 1977 aylardan Ağustos.
Besni Öğretmen Lisesi’ne tayin olmuştum.
Adıyaman otobüsüne bindiğimde hayli tedirgindim çünkü o yıllar silahların kan kusturduğu yıllardı...
Üstelik ilk defa Güneydoğu’ya gidiyordum...
Otobüste uzun boylu, karayağız bir delikanlı yan koltuktan bana bakıyordu. Hergün Gazetemi de ismi görünmeyecek şekilde katlayıp gizli gizli okuyordum... Gözetim altında tutulmak rahatsızlık vermişti... Otobüsün yarısı boş olduğu için arkaya geçtim. Bir müddet sonra o karayağız delikanlı bana doğru geldi, yine dakkatle baktı, ben başımı çevirdim ve öne yürüdüm tekrar. “Acaba bu komünist militan beni gözüne mi kestirdi?” tedirginliği bedenimi sarmıştı. Hakkında hiçbir bilgi sahibi değildim, “tedbirli olmalıyım,tedbirli olmalıyım” diye kendimi tenbihliyordum.
Otobüs Pozantı’da mola verdi.Kalabalıktan uzak bir masaya oturdum. Çevremi de dikkatle kolaçan ediyordum. Karayağız delikanlı uzaklardan bana yine kaçamak bakıyordu. “Bu işte bir iş var ama, hadi hayırlısı” dedim kendi kendime.
Delikanlı daha yakınımda gezinmeye başlamıştı. İki tur attı çevremde, üçüncüde gelip tam karşımda durdu. Göz göze idik, birbirimizi dikkatle süzüyorduk. Kendime hakim olamayıp birden:
- Derdin ne senin? dedim.
Sesi müşfikti:
- Ağabey sen ülkücüsün inanki?
Bu kadar net bir soruya nasıl cevap vereceğime hazırlıksızdım. “Evet” desem bu yanlış olurdu,
tedbiri elden koymamalıydım. “Hayır” desem bu da korkmak olurdu... Ben içimden bu durum muhakemesini yaparken birden ağzımdan o kelimeler çıktı
- Evet ülkücüyüm, ne var bunda?
Karayağız delikanlı o müşfik sesiyle:
- Abi kızma hemen! dedi,
ben Adıyaman Ülkü Ocakları Başkanı Remzi Aslangöz. Remzi Başkanı tanışmamızdan iki yıl sonra Adıyaman’da üç ülküdaşı ile çapraz ateşe aldılar
Mityat Yaşar, Tevfik Seçilmiş ile beraber üç yiğit el ele, omuz omuza şehid oldular.

***
Ülkücü Hareket’te son yıllarda her zamankinden daha sık tekrar edilen sözlerden biri de “Her doğru her yerde söylenmez”dir.
Bu sözleri her duyuşumda Rahmetli Şehidimiz Remzi Aslangöz’le tanışma ortamı ve şartları aklıma gelir... O vahim şartlarda bile ülkücülüğümüz sorulduğunda “Evet” diyebilen bizlere ne oldu da uyutma politikalarının, “susturma” tezgahına düşüyoruz...
- Zamanı var bekle
- Sabır her şeyin ilacıdır.
......
Peki bundan karlı çıkan kim? Başımızdakiler...
Zararlı çıkan kim ? Ülkücüler...
Eğer kişiler değil dava ise önemli olan susmak ihanettir,
gözyummak ihanettir, bana ne demek ihanettir...
İşte bu durum muhakemesi ile 1999 Martından beri mevcut yönetime eleştirel yazılar yazıyorum...
Geçen 12 yıl zarfında eleştiri geleneği olmayan ve eleştirilere “ihanet” damgasını vuran ülküdaşlarımın ezici çoğunluğuna rağmen risk aldım ve hareketimin doğrularını “zamanı var” sözlerine kulak tıkayarak haykırdım... Tabii bu arada şeytanın bile aklına gelmeyecek iftiralara, saldırılara uğradım, ama yılmadım... Ömründe bırakın bir kitabı beş adet gazete köşe yazısı bile okumayan “internet ülkücüleri”nden kimi “Biz senin kitaplarını para verip satın aldık, seni zengin ettik” yazdı kimi “Alper Aksoy kitaplarını Norveçte bir PKK matbaasında bastırıp Türkiye’ye getiriyor” yazdı... Hepsine gülüp geçmek istiyordum fakat hareketimin mensuplarının bu kadar sefil, bu kadar lümpen, bu kadar kurubakır tamtakır olmasına içerliyordum... Bütün seviyesizliklerine rağmen onlara kızamazdım, onlar saf bozkır çocuklarıydı. Onları siyaset bulvarında “değnekçi” olarak kullanan siyaset bezirganları asıl suçlulardı.
***
Yıl 1998... Aylardan Şubat...
MHP Afyon Milletvekili Aday Adayı olarak Afyon’dayım. Benim nasıl bir ülkücü olduğumu 1200 il delegesine ve teşkilat mensuplarına anlatıp onların oyunu isteyeceğim... Onlar da “ülkücü irade” olarak ellerini ülkücü vicdanlarına koyup ülkücü bir karar verecekler... İyi de ortalıkta ne kadar ülkücü var?
Bütün teşkilatlarda karşımdaki arkadaşların ideolojik seviyelerini ölçmek için sondaj sorular soruyorum önce... Bir ilçe teşkilatındayız , içeride 70-80 kişi var.
-Arkadaşlar dedim, Dündar Taşer ismini duyanınız var mı?
Herkes birbirine bön bön baktı... Cevap yok.
İkinci soruyu şöyle sordum:
- Süleyman Özmen ismini duyanınız var mı?
Herkes birbirine yine bön bön baktı... Yine cevap yok.
Üçücü soruda daha yakına geldim.
-Gün Sazak ismini duyanınız var mı peki?
Buna da cevap gelmezse kahrolacaktım. Çok şükür bir el havaya kalktı.
- Hocam dedi Gün Sazak çok baba bir insan, on numara ülkücü...
- Eee, diye araya girdim, puanını neye göre verdin?
- Geçen Hafta Ankara’ya gittim, Gün Sazakla sohbet ettim, çayını içtim.
Başımdan aşağı bir kaynar su dökülmüştü. Ama belli etmeden:
- Gün Sazak sana çay ısmarlayacak yerde değil, karıştırmayasın, dedim.
- Yok Hocam dedi, kendisi Eczacılık fakültesinin dekanıdır, hem çay ısmarladı hem de sohbet etti benimle.
- Peki senin teşkilat görevin var mı?
- İlçe başkanıyım...
Eyvah ki ey vaaah!.. MHP ilçe teşkilatında olduğuma inanamıyordum ve Gün Sazakla 1998 yılında çay içen ilçe başkanına ben ülkücü olduğumu ispatlayıp oyunu mu isteyecektim?..
Ankara’daki çevremde hep belli bir seviyenin üstünde fikir ehli, edebiyat şinas dostlar olurdu...
Taşrada bir lümpenleşme olduğunu sezerdim de bu kadarına itimal veremezdim. O ilçe teşkilatından çıktıktan sonra mihmandarım Deli Yusuf’a:
- Yok Yusuf, biz Ankara’ya dönelim, bu tip insanlara ülkücülüğümü ispatlamak, oyunu istemek benim zoruma gidiyor, dedim.
- Olur mu Hocam, dedi Yusuf, bu devrin ülkücüleri böyle, hem dönülmeyecek noktadayız.
Ve devam ettik.
“Ülkücü irade” de kendini göstermeye devam ediyordu bu arada.
Bir gün Besni’den öğrencim, Afyondaki mihmandarım, yirmi yıllık öğretmen Yusuf Uzun “Hocam” dedi, “Filanca belde de bizim arkadaşların düğünü varmış, o belde de sekiz delege var, o düğüne gideceğiz yarın”...
Tabi neyle karşılaşacağımızı bilmeden gittik... Evin geniş avlusuna masalar dizilmişti. Bizi de bir masaya buyur ettiler, oturduk... Masamızı yemeklerle donattılar, ortaya da iki büyük rakı şişesi koydular. Tepki vereceğimi düşünerek Yusuf kulağıma eğildi:
- Rakı köy düğünlerinin şerefidir, aman tepki vermeyin Hocam! dedi.
- Merak etme, dedim o kadarını biliyorum.
Artık yavaş yavaş ben de riyakar bir siyasetçi olma yolunda adımlar atıyordum.
Derken orkestra mastika çalmaya başladı. Düğün avlusundaki ülküdaşlar parmak şıkırdatarak değil de kurt işareti yaparak mastika oynuyorlardı. Başım dönmeye, beynim uğuldamaya başlamıştı... Sayımız artmıştı ama biz nereden nereye gelmiştik?.. 1968-1972 - 1977 seçimlerimde elimde mikrofonla Afyon’un bütün ilçe ve köylerini adım adım gezen propagandist bir ülkücüydüm ama şimdi kendi arkadaşlarımı tanımakta ve onlarla diyalog kurmakta zorlanıyordum.
Biz böyle olmamalıydık.
Sen misin içinden bunları geçiren?..
Orkestra “Türkiyem” parçasını çalmaya başladığında gözlerim ışıdı. “Oh be” dedim” biraz da ülkücü hava koklayalım”. Birden kalabalıktan alkış ve ıslık sesleri yükseldi. Herkesin baktığı tarafa baktım. Mesleğine “dansöz” denilen iki gecekondu yosması cıs cıbıldak bize doğru geliyordu. O da ne? Dansözler gerdan kırıp kalça sallarken kurt işareti yapıyorlardı. Alkışlar da o işaretlere imiş meğerse... Ankara siyasetinde çok ülkücü dansöz görmüştüm ama hayatımda ilk defa orjinal ülkücü dansöz görüyordum...
Tabii çok kalamadım orada, düğün sahibinden müsaade istedik. Biz giderken arkamızdan bize duyuracak şekilde seslerini yükselterek şu sözleri sarfediyorlardı:
- Yok ya bu Alper Aksoy’dan vekil felan olmaz arkadaş, adamın masasına rakı koyduk içmedi.
- Onun şerefine masasına dansöz getirttik oynamadı.
- Bu adam vekil olsa, Ankara’da yanına gitsek, bizi pavyona falan da götürmez. Buna oy moy yok kardeşim.
Arabamıza binip oradan uzaklaşırken aklıma Necip Fazıl’ın o sözü gelmişti:
“Hohlaya hohlaya buz dağlarını eritmiştik, bir de avucumuza baktık ki bir avuç çamur kalmış”.
****
Afyon’da seçim beyannamemde şöyle bir parağraf vardı:
“Atatürk’ü, Türk milletini vatansız, bayraksız bırakmayan milli dinamiğin son halkası kabul ederim. Ama Türk tarihini Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti ile başlatamam, Türk Milliyetçiliğini geri plana itip Atatürk Milliyetçiliği gibi zırvalara sığınmam.Türk Milliyetçiliği ifadesindeki Türk kelimesine gıcığı olanlar bunu açıkça ifade edemedikleri için birinci etapta Türk kelimesini indirip yerine Atatürk kelimesini yerleştirmişlerdir, yarın da Atatürk indirilip yerine başka kelimeler ikame edilecektir.”
Ülkücü şuur sahibi her kişinin bu cümlelerin altına imza atabileceğini düşünmüştüm. Heyhat yine yanılmışım... Dinar Ülkü Ocağının gecesinde “Aşık Sefai” denilen bir zat seçim broşürümü eline alıp yukarıdaki cümleleri okudu ve şöyle dedi aynen: -“Ben Atatürkçü ozanım. Şimdi bu broşür Reha Muhtarın eline geçse ekranlardan kafamıza taaak taaaaaak diye vurur. Ben Atatürk Milliyetçiliğine zırva dedirtmem.”
Hemen ayağa kalktım:
- “Ben Atatürk’e zırva demiyorum. Atatürk Milliyetçiliğine zırva da derim, daha ötesini de derim... Çünkü milliyetçilik millet temeline dayanır... Yeryüzünde Atatürk Milleti diye bir millet yoktur, Türk Milleti vardır. Atatürk de “Hayatta en büyük iftiharım Türk olmaktır” diyen bir Türk Milliyetçisidir... Sefai sen çalgını çal, türkünü söyle ama fikri meselelere burnunu sokma” demiştim sertçe.
Fakat fikri meselerden anlayan kaç kişi vardı ki orada?
Önseçime üç gün kalmıştı... Yirmi üç aday adayı hayli gergindik...Sefai farkına varmadan malı “ülküsüz ülkücü”lerin ağzına vermişti... Ertesi gün Afyonda üç mahalle gazetede noktasından virgülüne kadar aynı haber manşete taşınmıştı... Üç gazetenin de manşeti şöyle idi:
“Alper Aksoy dedi ki: ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ GİBİ ZIRVALARA SIĞINMAM”
Yusufla Dinar’dan Dazkırı’ya doğru yol alırken İl Başkanı Aziz Aslan aradı:
- Hocam size karşı belden aşağı vuran bir provakasyon var, Hemen Afyon ile gelin, diye başlayarak konuyu özetledi.
Sefanin maksadını aşan işgüzarlığından sonra iki kişi Dinar’dan Afyona gelir. Üç gazeteye de o günün parası ile beşer milyarlık çek kesip benim seçim broşürümü haber yapmaları istenir. Parayı alan gazete patronları isteği seve seve yerine getirirler. Bunlardan biri de MHP eski merkez ilçe başkanıdır... Bu arkadaş 1998 seçimlerinde DYP’ye çalışıyordu çünkü oradan yemleniyordu... Beni aradı her şeyi apaçık itiraf etti, hatta mahalli basına para vererek ülküdaşına çelme takan aday adayının ismini de verdi. Hatta o gün lehimde haberler bile yayınladı, çünkü çeki tahsil etmiş parayı cebe koymuştu.
Ama cin şişeden çıkmıştı...
Ertesi gün başka bir aday adayı gazete haberlerini avukat olan Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı’nın dikkatine sunarak savcılığa suç duyurusunda bulunulmasını temin etti.
Tabi bu arada teşkilatlar telefon trafiği ile tahrik ediliyordu:
-Alper Aksoy hakkında savcı tutuklama kararı çıkartmış.
-MHP’nin kapatılma ihtimali bile varmış.
- Deme ya önceki seçimde bi Nusret Demiral piyasaya çıktı Türkçe ezan demeci ile bizi sandığa gömdü, bu seçimde de Alper Aksoy...
Bu arada Mehmet Telek ve Abdül Kadir Akcan’ın “Alper Aksoy’un sözleri bizim ülkücü doğrularımızdır. Altına ben de imza atarım” mertliğini gösterirken ülkücülükle alakası olmayan aday adaylarının kimisi gizliden, kimisi aleni bir şekilde Atatürkçü Düşünce Derneği ile beraber olup bana cephe açmışlardı... İl Başkanı Aziz Aslan da “Ülkücü, siyasi menfaat ağruna namertlik yapamaz” sözlerini açıkça dillendirse de Gün Sazakla Ankara Eczacılık Fakültesinde 1998 yılında çay içen ilçe başkanları ve MHP delegelerinin bunu anlayacak durumları yoktu...
Sonuç: Afyonda seçimi kaybettim, “Anayasa’ya hakaretten savcılık hakkımda soruşturma başlattı... Tam o sırada Abdülhaluk Çay TRT ekranlarından: “Atatürk Millietçiliğinin ilmi dayanağı yoktur ve zırvadır” dedi aynen. TRT’den bu konuşmanın CD sini alıp savcıya götürdüm. Abdülhaluk Çay Devlet Bakanıydı o sıra... Ve tabii savcı dava açmaya gerek görmedi. Çünkü ucu hükümete dokunacaktı.
***
Afyon’da “Alper Aksoy tutuklanıyor, MHP kapatılıyor” dedikodularının ayyuka çıktığı günlerde Sandıklı’dan Afyona doğru geliyorduk. Yusuf Uzun saf bir taşra ülkücüsü idi. Yolda şöyle bir soru sordu:
- Hocam bu mesele Genel Merkeze de intikal ettirilmiş. Genel Başkanımız sayın Bahçeli bu konuda nasıl bir tavır alır? Sizin doğru ve haklı çikışınızda arkanızda durur mu?
Çok kritik bir soru idi bu. Gerçekler ile “Deli Yusuf”un deli sevdasını zedelememe arasında bocalıyordum. Benden hemen cevap gelmeyince Deli Yusuf birden dellendi.
- Susmayın Hocam! dedi, cevap istiyorum sizden. Ben de sesimi yükselttim o an:
-Hayır dedim, Bahçeli korkaktır, onun ülkücü damarına güvenemem.
Yusuf hemen arabanın frenine yüklendi, durdurup kenara çekti. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. İdealist bir taşra ülkücüsünün şokunu yaşyordu o an... Bütün ülkücülerin oniki yılda gram gram yaşayacakları şokun tamamını Deli Yusuf’a bir anda enjekte etmiştim ve onu sersemletmiştim.
- Bu nasıl iş Hocam! diye çıkıştı... Başbuğ rahmetli oluyor, ülkücü irade Bahçeliyi genel başkan seçiyor, siz milletvekili adayı olmak için Afyon’a geliyorsunuz Bahçelinin ülkücü damarına güvenmem diyorsunuz.
-Evet güvenmem Yusufum çünkü Bahçeli hiç imtihan vermedi, ülkücülerle çile çekmedi, alın teri alın terimize karışmadı...
Deli Yusuf’un sinir katsayısı bu açıklamalarla tavan yapmıştı.
- Peki, diyordu Muhsin Yazıcıoğlu olsaydı ne yapardı?
Bu soru da çok önemli ve kritikti.
- Muhsin Başkana sonuna kadar güvenirim. Bu konuda Bahçeli’nin yerinde Muhsin Başkan olsa her riski alır ardımızda sıradağ gibi dururdu.
Deli Yusuf bu cevapla iyice dellenmişti... Arabadan inip bir ekin tarlasına doğru yürüyor ve birden bana dönüp bağırıyordu.:
- Biz ikimiz de riyakarız Hocam!.. Devlet Bahçeli’de ülkücü damar zayıftır diyoruz MHP’deyiz... Muhsin Başkana sonuna kadar güveniriz diyoruz BBP’de değiliz...
Ben de sesimi yükseltmiştim artık:
- Evet biz ikimiz de riyakarız... Sadece biz değil MHP’deki herkes Muhsin Başkanın ülkücülüğüne toz kondurmaz ama siyaseten destek vermeyiz...
- O zaman bu riyakarlık oyununda ben yokum hocam!.. Arabanın kontak anahtarını al, Bahçelini de al, MHP’ni de al, ben ülkücü kalmak istiyorum. Yıl 1998... Aylardan Mart... MHP meclise girmedi daha, Bahçeli 57. Koalisyon görüşmelerine başlamadı daha, Aponun idamı Başbakanlığa gelmedi daha, Ali Günggör MHP’den ihraç edilmedi daha, Af yasası Meclis’ten geçmedi daha...
Yukarıdaki olay iki ülkücünün Sandıklı ovasındaki yürek sesidir...
***
Yıl 2011... Aylardan 19 Ağustos günlerden cuma... Bu satırları yazarken ülkücü harekette bir dip dalgasının uğultuları geliyor... Artık her ülkücü mahfilde “Bahçeli ile olmaz, olmuyor, olmadığı görüldü...” kanaati yerleşmiş durumda...
1998 Martından başlamak üzere Deli Yusuf’un “Arabanın kontak anahtarını al, Bahçelini de al, MHP’ni de al, ben ülkücü kalmak istiyorum” sözleri her daim beynimde bir değirmen taşı gibi dönmüştür... O gün bir milattı benim için “Evet biz ikimiz de riyakarız!” itirafı ile hem ülkücü hareketin hem de kendi hastalığımıza teşhisi koymuştuk... Ama o günden sonraki yazılarımın hiçbirinde zerrece riyakarlık yapmadım... Teşhislerimin doğru çıkmasına sevinemiyorum ve dahası üzülüyorum... Balıkesir’de Şaban Mence Hoca’nın tezgahından geçen ülküdaşlarım, İstanbul’da Recep Haşatlı’nın şehadet psikolojisine şahit olmuş gönüldaşlarım, Trabzon’da bir ipek böceği misali kozasını ören ve kenardan seyreden arkadaşlarım, Adıyaman’da Remzi Aslangöz’ün gözüpek mücadelesine omuz vermiş öğrencilerim, Anadoluyu dimdik ayakta tutan uç beylerim... Eleştiri geleneği olmayan bir harekette doğruları dedelerimizin okları gibi dosdoğru söylediğim için kiminiz gönül koydu, kiminiz “hain” diye yaftaladı, kiminiz de “ülkücü harekette sessiz çoğunluğun sesi oldunuz” diyerek destek verdi...

Kategori: Genel


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel Çok İyi İyi İdare Eder Kötü

Ortalama Puan: 5 Toplam Oy: 1



İlgili Konular

GENEL

"ÜLKÜCÜLER, SİYASET ve RİYAKARLIK" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun