“Yılma Durak’ı gördüğümde dünyanın başıma yıkıldığını zannettim. Bir tek
gözleri parlıyordu. Yahudilerin toplama kamplarındaki filmini izliyorum sandım.
Kanım çekildi... İnsanlığımdan utandım. O anı ve o günleri unutmak için
kendimizi çok zorladık...” diyerek 12 Eylül darbesinin işkencelerine nasıl
tanık olduğunu vurgulayan avukat Cemal Çakmak, Bülent Arınç’ın korkudan
titrediği darbe mahkemeleriyle ilgili bir başka notu ‘Darbe ve İnfaz’da nasıl
anlatmış.
“İzmir-Buca davasında iki ülküdaşımızın davasına giriyordum. Dosyayı
incelediğimde davayı sıkıyönetimden çıkarıp Ağır Ceza olarak hafif bir ceza ile
geçiştirebileceğimizi fark ettim. Savunmayı da duruşmada o şekilde yapıyor,
hakimi ikna etmeye çalışıyordum ki Yılma ayağa kalkarak heyete; ‘Ben bu avukatı
reddediyorum. Biz ülkücüyüz... Bizi ülkücülükten yargılayın!’ diye çıkıştı.
Müvekkilim beni reddedince yapacak bir şeyim kalmadı. Mahkeme davayı
sıkıyönetime sevk etti. Burada yapılan yargılamada da iki arkadaşımız 4 yıl ağır
hapis cezasına çarptırıldı. Ama müsterihtiler, inandıkları dava yüzünden ceza
almaları onlara şeref madalyası olmuştu...”
Şimdi Bülent Arınç, Tayyip Erdoğan ve milli görüş gömleğini çıkaranlara
soruyorum; “Sizin hiç şeref madalyanız oldu mu? 12 Eylül mahkemelerinde ‘Bizi
akıncılıktan, milli görüşçülükten yargılayın’ diyebildiniz mi? Ya da diyebilen
yakınınız, arkadaşınız oldu mu? Sahi Recep Bey, siz tam o sırada İETT Spor
Kulübünde kaç numaralı formayı giyiyordunuz?
Peki siz Sayın Arınç, hangi müvekkilinize “Oğlum bu mahkemelerin şakası yok...
Beni zorla bu işlere bulaştırdılar, pişmanım diyerek az ceza al” diye telkinde
bulunuyordunuz?
Ülkücülerin hafızalarına her gün yüzlerce jop inip kalkarken hangi siyasi
yatırımın peşindeydiniz de bugün ülkücülerden “evet” oyu alabilmek için ağlama
rollerine giriyorsunuz?
Biz yine dönelim Cemal Çakmak’a hani Bülent Arınç’ın “Sus başımı belaya
sokacaksın!” dediği hukukçuya... 12 Eylül’ü anlamak için bugünkü koşullarla
karşılaştırmanın şart olduğunu belirtiyor ve Türkiye’nin 1920 şartlarından daha
ağır bir süreç içinde bulunduğunun altını çiziyor:
“Darbeden sonra aydın çevrelerde ‘milliyetçiyim’ diyebilmenin neredeyse ayıp
sayılması, darbenin derinliklerindeki planlardan sadece birisiydi. Özal iktidarı
Türkiye’de değer aşınmasına sebep olmuştur. Darbenin doğurduğu ANAP ‘Müslüman
muhafazakar’ kimlikle bu ülkenin değer yargılarını erozyona uğrattı. Hem de
binlerce yıllık kültür ve medeniyet, erozyondaki gibi toprağın yavaş yavaş
aşınması ile olmadı. Darbenin Türk gençliğini depolitizasyona uğratması, kısa
yoldan köşe dönme zihniyetinin yerleştirilmesi hep o ara rejim döneminde
yapılmıştır. 28 Şubat post-modern darbesi de 12 Eylül sürecinin henüz sonra
ermediğini gösteriyor. Bu defa Özal’ın misyonunu Recep Tayyip Erdoğan, ANAP’ın
yerini de AKP üstlenmiştir. “Müslüman-muhafazakâr-demokrat kimlik” adıyla değer
aşınması süratle devam ediyor. Kısacası 12 Eylül’ün sosyolojik boyutu bu
buzdağının altında gizlidir. Ve mutlaka gün yüzüne çıkarılarak Türk insanı
aydınlatılmalıdır...
“Yaşanmış; yarım kalmış aşkların, vuslatı yakalamalarına.” diye başladığım
’Darbe ve İnfaz’ adlı kitapta 12 Eylül’e dair neler var neler. Önümüzdeki ay
raflarda olacak “İsyan ve Hüzün” de “tam o sırada kim nerede?”nin cevaplarını
bulmaya çalışırken Erol Türkmen ile Ali Bülent Orkan’ın fırtınalı, kısa ama
onurlu hayat hikayesini okuyacaksınız. 1980’in ateşten günlerinde vurulmuş, bir
kenara çekilmektense MÇP’nin kurucular kurulunda bulunup Türk milliyetçiliği
bayrağını İzmir’de en yükseklere çıkaran Yusuf Kırkpınar’a “12 Eylül’deki
referandum ne olur?” diye sordum. “İzmir’den kocaman bir hayır çıkar. Ama benim
aklım baba ocağım Erzurum’da. Erzurum, Erzincan, Elazığ, Kars, Kastamonu,
Yozgat, Kayseri, Kırıkkale, yani Türk milliyetçilerinin geçmişteki kaleleri olan
iller çok önemli. Sonucu elbette İstanbul etkileyecek. Mübarek Ramazan’da
‘Hayır’da hayır var” diyor. Bir de “Keskin”i, gerçek adıyla Yıldız’ın hikayesini
yazalım.